Herkese merhaba;
Nuh ve gemi misalini okurken, geminin bedenle ilişkili olabileceği düşüncesine kapılmıştım. Anlık gelen bir ilham, bir sezgi olması neticesiyle konuyu irdelemeye başladım.

Yolculuğa başlamadan önce sizden tek ricam, şu ana kadar duyduğunuz kulaktan dolma Nuh ve gemisine dair bilgileri unutmanızdır.

Bu yolculuk, karada değil denizde olan bir yolculuktur. Yelkenlerimiz açık, dümende bilgelik, pusulamız da her zaman hakikate doğru ayarlanmıştır.

Deniz durgun da olabilir, dalgalı da. Biz hakikat yolumuzdan sapmadıkça, tüm engeller birer illüzyondan ibaret olacaktır. Hakikat ehli olanlar bilir ki, dalgalar denizi kirletenlerin uzaklaştırılması için gereklidir.

Sonsuz dalga denizinde yüzüyoruz. Ruhun bu yolculuk için bir bineğe ihtiyacı vardır. Ruhun bineği batında bedendir. Zahirde denizde yolculuğun aracı da gemidir.

Gemi ne kadar sağlamsa, denizde karşılaşacağı zorluklara o kadar kolay göğüs gerebilir. Gemi sağlam değilse, ilk dalgada, ilk fırtınada batar.

İnsan da gemi misali, kendi temellerini hakikat ile sağlamlaştırmadığında, nur ile inşa etmediğinde yaşadığı zorluklara yenik düşer ve batışı kaçınılmaz olur. Bu inşa, Hud Suresi’nde detaylı olarak anlatılmıştır:

“Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Zalimler hakkında benden bir istekte bulunma. Onlar boğulacaklardır.” (11:37)

Gözetim altında yapılması, Bakara 104’te geçen “Raina demeyin, unzurna deyin.” tabirine çok benzerdir. Bilinçli bir eylemden söz ediliyor.

Tek’in çokluğa yayılması ve Rahmandan Rahime iniş sonucu, idraklerimize yerleşmesi ve algılanması için Allah adıyla anılan yaratıcı mekanizmanın muhatap alanında olarak kendisine hakikat zerreleri ulaşmaktadır. Ulaşan hakikat zerreleri, kendinde açığa çıkarılacak olan melekeleriyle birlikte yüksek bir farkındalık haline geçiliyor. Şuur sıçraması yaşanıyor.

“Yap” olarak geçen kelimenin kökü Sad-Nun-Ayn, “kendine işlemek” anlamındadır. Vahiy aldığın hakikati kendine işlemekten bahsediyoruz.

Hayat denizinde seyir eden bilinçler, hakikat ile donatıldıkça, kendisine işledikçe temellerini sağlam şekilde bina eder. Hal böyle olduğunda tufanın gerçekleşmesiyle birlikte temelleri sağlam atıldığı için bu durum kendilerine zarar vermeyecektir. Diğer kesimler için ise durum daha farklı olacaktır.

“Buyruğumuz gelip tandır kaynamaya başladığı zaman, Biz dedik ki: ‘Her cinsten birer çift ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanlar hariç aileni ve iman edenleri ona yükle.’ Zaten onunla birlikte çok az kimse iman etmişti.” (11:40)

Tennur’un kaynaması olayını anlatmıştım. Buraya kadar geldiyseniz, yazının devamını anlamak için https://hiramus.com/tennur-kaynadigi-zaman/ isimli yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Tennur, ateş yardımıyla hamurun pişmesini ve yenilebilir olmasını sağlar.
Ateş, Nar enerjisidir.

Nar enerjisini şöyle anlatabiliriz: Nar enerjisi, nurun sınırlandırılmış ve bölünmüş halidir. Aynı zamanda, nuru algılamamızı sağlayan bir enerjidir. Tüm, bütün, bölünmemiş olan tümel data paketi tek seferde bilince entegre edilmeye çalışıldığında bilinç bunu kaldıramaz.

Musa Peygamber’in Allah’ı görmek istemesi sonucu kendisine, “Benim tecelli ettiğim dağ yerinde durabilirse, sen de beni görebilirsin.” denildi. Anlatımın sonunda tahmin edebileceğiniz gibi ne dağ yerinde durabildi, ne de Musa.

Çünkü tek seferde iniş, bilinçte hasara yol açıyor. Bu durumun gerçekleşmemesi için nar enerjisi kullanılıyor. Nar enerjisi sayesinde tek olan dalga paketçiği bölünerek algılanma seviyesine iniyor.

Bu enerjinin kullanılması sonucu gerçekleşecek bir diğer durum da Bir’in parçalanması sonucu benlik algısı oluşmasıdır. Bu algı yüzünden kendimizi Tek’ten ayrı görme hatasına düşebiliyoruz. Şeytan’ın kendini Adem’den ayrı görmesi gibi.

Nar’ın hikmetini anlayan, derin anlamına nüfuz eden bilinçler bu enerjiyi kendi öz farkındalıklarını yükseltmek amacıyla harekete geçirir. Yükselişin tek yolu da arınmaktır. Bu yüzden de ateş, arındırıcı ilke olarak anılır.

Tennur’a düştüğümüzde, ateş ile piştikçe, tümel data olan ham-ur yani ham halden ekmek haline dönüşür. Ham halde olanı yiyemeyiz; midemiz kaldırmaz, değil mi? Ta ki ekmek haline gelene kadar. Ekmek halini aldığında artık o yenilebilir, sindirilebilir hale gelir.

Tennur’un kaynaması, arındırma, değiştirme ve dönüştürme işlemine işarettir.

“Her cinsten birer çift” cümlesinde “her cins” olarak çevrilen kelime küllî kelimesidir. Küllî, bütün, tamamlanmış olan demektir. “Çift” olarak geçen kelime zevc kelimesidir. Zevc, “tamamlayıcı” demektir. Burada bir tamamlanma söz konusudur. Çift olanın tamamlandığı “birr” olduğu anlamına ulaşırız.

“Aile” olarak geçen kelime ehleke kelimesidir. Ehleke kelimesinin kökü elif-he-lam, “ehil” anlamındadır. Bir şeye hâkim olan, onun ustalığına erişmiş olana denir. Ayette Nuh bilincine erişen ve onu kendinde açığa çıkarabilenlere bir hitaptır.

“Aleyhlerine hüküm verilmiş olanlar hariç” derken, her şeye rağmen kendindeki nur hakikatini kabullenemeyen ve bu bilgeliği benliğin istek ve arzularına yönelik amaçlarla kullanan kimselere hitap edilir.

“Yükle” kelimesinin kökü olan Ha-Mim-Lam, “taşıyıcı” anlamına gelir. Hamal, hamile kelimeleri de bu kökten türemektedir. O zaman ayette kullanım şekli, fiziksel bir yüklemeden çok içsel bir taşımadır. Bilgelik kodlarını kendinde barındırmak olarak anlayabiliriz.

“Tennur kaynadığı zaman yani saflaştırma ve dönüştürme işlemi başladığında, kendindeki tamamlanmış zıtlardan birliğe ulaşmış kodları ve ne yapılırsa yapılsın hakikate kör kalmış kodların hariç ve ehlini yani bilgeliği idrak eden ve iman yani bilen kodlarını gemiye, yani bedenine entegre et.”

Bu yapının tamamlandığı ve bedene entegre edilerek saflığa ulaştığı birey için artık ne tufan zarar vericidir, ne de su boğucudur. Bu durum zahirde farklı, batında farklı olarak yorumlandığından, gemisini hakikat ile inşa edemeyen bilinçler, zıtların birliğine ulaşamamış, tek yöne doğru çekilmişlerdir.

Haliyle de tufan meselesine negatif bakış açısıyla bakarak dinin negatife yönlendirilmesine olanak sağlamış olduk. Hakikati bedene entegre edemediğimiz sürece de hakikate uzak, yaratıcı mekanizmanın çekim alanının dışında olacağız. Böyle olduğumuzda ise internet çekmeyecek, veri alamayacağız.

“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh, bir kenarda bekleyen oğluna: ‘Yavrum, bizimle beraber sen de bin; kâfirlerle beraber kalma.’ diye seslendi.” (11:42)

Sure devam etmektedir. 42. ayette Nuh oğluna seslenmektedir. Tufandan kurtulması için oğluna el uzatmak istemiştir ama çabaları nafile.

“Oğlu” olarak geçen kelime ebnâ kelimesidir. “Ebnâ nisa” sözcüğünün karşıtıdır. Temelleri sağlam atılıp, bilinçli yetiştirilerek topluma yön verenler için kullanılır. Ortada bir cinsiyet ayrımı yoktur. Nisa ise eğitimsiz bırakılmış, önemsenmeyen, göz ardı edilen bilinçlere hitaptır. “Nisa = kız”, “Ebnâ = oğul” demek Kur’an’ın ruhuna aykırıdır.

Bu açıklamaya da en güzel örnek Kasas Suresi’nin 4. ayetidir. Ayeti bu açıklamalara uygun okuduğunuzda bakış açınızın değişeceğini düşünüyorum.

Nuh, oğluna değil, kendinden doğan ve hakimiyeti yüksek tarafına sesleniyor ve birliğin sağlanması için hakikate yaklaşmayan yönüne hitap ediyor.

Oğlunun cevabı ise sonraki ayette geliyor:

O: “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır.” deyince; “Bugün Allah’ın rahmetine erişenden başkasını, Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur.” dedi. Aralarına dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu. (11:43)

“Dağa sığınırım.” diyor. Dağ dediği de, atalarından öğrendiği, sorgulamadan bilinçsizce kendine işlediği ve bilinçaltı olarak tezahür eden inanışları ve düşünce kalıplarıdır.

Çekirdek inanışlarına olan bağlılığından kopamadığı için, kendini tutan zincirlerinden kurtulamaz. Özgürlüğünün elinden alındığının farkında bile olamayacak bu bilinç için artık tufan kaçınılmaz olacaktır.

Nuh, kendindeki birliğe ulaşmış, atasal kayıtlardan arınmış ve hakikati sezen bilinç ile, atalarının izinden sorgulamadan, tefekküre dalmadan, kuru bir hayat süren bilinç aynı frekansta titreşmediğinden rezone olamayacaktır. Bilinç ve enerji farklılıkları oluşacaktır. Oluşan bu bilinç ve enerji farkından dolayı realiteleri birbirinden kopacak ve kendi enerji ve bilinç seviyesine göre realitelere katılacaklardır. Ayette bu, “Aralarına dalga girdi.” olarak yorumlanmıştır.

Nuh bilincine erişemeyen bilinçler ise su ile buluşacaklardır. Su yani ilahi kozmik bilgeliğe maruz kalındığında ise artık o bilinçler boğulacaktır. Bilinçaltı denizinde yüzmeyi bilmedikleri için, kendi karanlık taraflarıyla yüzleşmeye başladıklarında çaresizce boğulmayla karşı karşıya kalacaklardır.

Tabii işin ehli olan, bilincin temellerini sağlam atan bilinçler için durum tam tersi olacaktır.

“Ey yer, suyunu çek ve ey gök, suyunu kes.” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi Cudi’ye oturdu. “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak olsun.” denildi. (11:44)

Tufan bitti. Yer suyu çekti ve gök suyu kesti. Bilgi akışı tamamlandı. Yer bilgiyi aldı ve gök bilgiyi verdi. Gemi de Cudi’ye, yani dengeye oturdu. Tekliği bozacak tüm kodlar hakikat ile arındırıldı. Su ile de temizlendi.

“Oturdu” kelimesinin kökü Sin-Vav-Ye, “eşit, denge, tamlık” anlamlarına gelir. Cudi kelimesindeki “cûd” taşmaktır. Taşmanın son bulduğu ve dengeye ulaşıldığı anlatılıyor.

İlahi bilgelik akışı dengeye ulaşıldığında taşmaya son verdi ve tufan bitti.

Anlatım ve çeviriler, bulunduğum bilinç seviyesine göre açığa çıktı ve yorumlandı.
Sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim ve iyi okumalar dilerim.

Enfüste ve âfakta görüşeceğiz…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir