Herkese merhaba!

Bugün, yıllarca bize söylenen “Pozitif düşün, pozitif olsun” yalanı hakkında konuşmak istiyorum.

İnsan, fıtrat gereği kendi kurduğu sanal zan hapishanesinde yaşadığının düşüncesiyle koca bir ömrü heba edebilir. Heba edilen her yaşam; hakikatin açığa çıkmadığı ya da hakikati açığa çıkaramadığını farkında bile değilken, yaşadığını iddia eden nice bilinçler gayb olmaya doğru yolculuğa çıkmaktadır. Atasal kayıtların getirisi olan çoğu kalıplaşmış dağ inançlardan sıyrılmak üzere, önce bireysel sonra da kolektif farkındalığa ulaşma yolunda harcanan ömürlerin sonrasında; her nesle özgü “atasal kayıt” niteliği taşıyan kavramlar ve oluşlar ortaya çıkmaktadır.

Ortaya çıkan bu oluşlar, üzerine tefekkür edilmeden sorgusuzca bilince entegre edildiği zaman, kalıtımsal olarak da türeyen sonraki nesillere aktarılır. Önü kesilmeyen teoriler, tefekkür edilmeden direkt kabul edilen sözler; bilincin aydınlanma zannına düşmesine neden olacağından, kendi kör karanlığında sahte bir ışığı takip ederek tünelin sonuna ulaştığı yanılgısına ulaşacaktır. Bu durumun sonu da ne yazık ki hüsran olacaktır. Tıpkı “Pozitif düşün, pozitif olsun” yalanının arkasına sığınarak nice ömürlerin heba edilmesinin buna güzel bir örnek olması gibi.

Stockdale Paradoksu‘nu duydunuz mu bilmiyorum. Stockdale Paradoksu; mevcut gerçekliğinizin acımasız gerçekleriyle yüzleşme yeteneğini, ne kadar uzak olursa olsun sonunda galip geleceğinize olan sarsılmaz inancınızla birleştirerek, zorlu ve belirsiz zamanlarda yol almanızı sağlayan bir tekniktir.

Vietnam Savaşı’nda Hanoi Hilton esir kampında bulunan ABD askeri Amiral Jim Stockdale, 8 yıl boyunca esir kamplarında tutulmuş ve kurtulup kurtulamayacağı gerçeğini bilemeden yaşam sürmüştür. Stockdale’in Jim Collins ile yaptığı bir röportajda, kamptan çıkamayanların ne tür insanlar olduğunu sorduğunda aldığı cevap karşısında şok oldu. Stockdale’in verdiği cevap şu idi:

“Ah, bu çok kolay. İyimserler.”

Bu kısmı okuduğumda ben de çok şaşırmıştım. Bu beni içsel bir sorgulamaya itip durdu. Sonra sosyal medyaya baktım. Bu gibi söylenen onlarca vaat, onlarca söz gördüm. Tarih tekerrür etti.

İnsan, yaratılış üzere olduğu fıtratı bilmeden kendine işlediği inançlar kadar var olur. İnanç ne ise sen osun. “Ben kulumun zannı üzereyim.” İnanç çok büyük bir enerji barındırır. İçeriden gelen inanç sonucu yapılamayacak çok az şey vardır. Kişi kendi inancı yolunda varlığının gölgesinde hüküm de sürebilir, varlığının üzerindeki perdeyi de kaldırabilir. Zikir, tefekkür, salat gibi önemli anlamlara ve açılımlara sahip kavramların anlam derinliğine nüfuz eden bilinçler, yaratılışın da fıtratına hâkim olur. Yaratılışın fıtratı ile insan fıtratı aynıdır. İnsan, makro evrenin mikrosudur.

“Pozitif düşün, pozitif olsun” yalanı ne kadar cezbedici olsa da savaşta ilk ölecek kişilerdir. İnsan fıtratı iki yönlüdür: Zahir ve Batın. Batında oluşa başlayan, zahirde eyleme dökülmezse eksik kalır. Niyet evet önemlidir ama niyet, kendine ektiğin bilinç tohumlarıdır. Tohumların büyümesi için tohuma bakarak sadece büyüdüğünü düşünmek pek yeterli olmayacaktır, değil mi?

Sen düşündüklerin değilsin, sen ne isen O’sun.

“Ve gerçek şu ki, insan için çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 53:39)

Kişi farkındalığın bilincine ulaşarak kendinde yaptığı açılımlar kadar diri olur. Bu dirilik sadece kavramların derinine nüfuz etmekle değil, aynı zamanda kişi bu kavramların zahirdeki karşılığı olduğunda “salat” tamamlanır. Bütünleşme ve birleşmenin adıdır secde.

Teslimiyet dediğimiz kavram her bilincin kaldıramayacağı bir yüktür. İlimde derinleşmedikçe teslimiyet sözde kalır.

“Kesinlikle sizi belalandıracağız: Korku ve açlıkla; mallarınızı, canlarınızı ve ürünlerinizi kayba uğratarak. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2:155)

Evrensel yasalar gereği bir sınama söz konusu olmaktadır. Aslında bu bir sınama değildir. Bunun algısal yanılsamasına düştüğümüzden dolayı “sınama” demek durumundayız. Oysa senden alınan ya da sana verilen bir şey yoktur. Her şey zaten sende ve sen her şeydesin; ama durum zaman ve mekân kıskacında gerçekleştiğinden dolayı böyle bir yanılsamaya düşmek gayet doğaldır diye düşünüyorum.

Olay sadece pozitif düşünmek değildir. Pozitif düşünmek, hayata Pollyannacılık gözüyle bakmaktan öteye gidemez. Pozitif düşünmek negatifi yok saymaktır. Varlıkta ikiliğe düşmektir. Oysa negatifi var eden pozitif, pozitifi var eden de negatiftir. Kavramlar zorunlu olarak birbirinden ayrılmaktadır yoksa ortada ne pozitif ne de negatif oluşlar söz konusudur. Sadece oluş vardır. Oluşa anlam yükleyen yine biz olmaktayız.

Bir başka yanılsama da pozitif düşünmek ve pozitif olmak arasındaki farktan gelmektedir. Pozitif düşünmek varlığa entegre edilemeyen batın boyutudur. Pozitif olmak ise varlığı batından zahire çekmektir. “Tezahür ettirmek” dediğimiz de tam olarak budur.

Ne negatif ne pozitif olmak gerekir. Denge üzerine kurulu fıtratta dengeye ulaşmak gerekiyor: “İhdinas sıratel müstakim.”

“Pozitif düşün, pozitif olsun” cümlesine ilişkin söyleyeceğim düşünceler şimdilik bu kadardı. Konuyla bağımlı olabilecek çok şey var ama daha fazla sıkmanın gerekli olmadığını düşünüyorum. Açılımlarla birlikte konunun derinliklerine inmeye devam edeceğiz.

Enfüste ve afakta görüşmek dileğiyle…

Kaynaklar :

https://modelthinkers.com/mental-model/stockdale-paradox

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir