Evrensel kullanım kılavuzu olan Kur’an rehberliğinde derin yolculuklarımız devam ediyor. Bugünkü konumuz kıyamet olacaktır.
Doğduğumuz andan itibaren şekillendirilmeye başlanan realitelerimiz ve kendi bağlı oldukları kayıtları bize aktarmaya meyilli nice bilinçler, kendi varoluş amaçlarından şaşarak kendinde açığa çıkamayan manalarla birlikte çekirdek inançlarını gelecek olan nesillere aktarmaktan gurur duyuyorlar.
“Herkes eline bir boru almış; kimin sesi daha çok çıkarsa onun hâkim olacağı bir yarışa dönüşüyor adeta.” O gün geldiğinde o boruya öyle bir üflenecek ki, diğer tüm borular o boru karşısında yıkılacak ve yerle bir olacaktır.
Bu boru da anlatımlarda geçen İsrafil adlı meleğin üflediği borudur. Bu eylemin gerçekleşmesi de kıyamet olarak bilinen olaydır.
“Kıyamet, İslam kültüründe olduğu gibi pek çok kültürde de farklı isimler ve anlatımlarla yer almış; ancak çoğunlukla ölüm, yıkım, dehşet ve acı gibi olumsuz kavramlarla ilişkilendirilmekten öteye gidememiştir. Bu durum ise, atalarımızdan aktarılan ve maya perdesiyle örtülü hakikat kalıplarının bilinçaltımızın derinliklerine yerleşerek adeta bir yuva yapmasından kaynaklanmaktadır.”
Negatif düşüncelerle dolu aktarımlar, kişinin asıl olanı görmesine engel olmuş; atalarının günahlarını boynuna yılan gibi dolamış nesiller yetişmiştir. Üstelik bu aktarımlarla övünmeleri, onları acı dolu ve içinden çıkılmaz bir kısır döngüye sürüklemiştir. Bunun sonucunda ise kıyamet gibi temel kavramlar bile içimizde korku ve ürperti uyandırır hâle gelmiştir.
Oysa kıyamet bir yıkım değil, hakikati perdeleyen tüm kalıp ve inanışların eriyip yok olarak O’na olan aşkın görünür olmasıdır.
“Kıyamet” kelimesindeki kıyam, kelime anlamı olarak “dirilme, ayağa kalkma” demektir. Bu, tüm hücrelerin tek olanı tanıması ve bu tanıma karşısında eriyip küle dönmesidir.
Yabancı bir kelime olarak Apocalypse (yabancı gibi görünse de aslında bize oldukça aşina) diğer bir adıyla kıyamet, anlam olarak “gizli olan bir şeyi ortaya çıkarma”dır.

Gündelik yaşamda manaların farklı kombinasyonlarla birleşmesi sonucunda ortaya çıkan ve bizim boyutumuza madde olarak yansıyan terkipler, bedensel boyutta beş duyu, sinir sistemi ve hormonal değişiklikler nedeniyle gerçekmiş gibi algılanır. Bu algı yanılsamaya dönüşür, içsel bir çatışmaya yol açar ve kimlik karmaşası yaratır. Kimlik karmaşası derinleştikçe, hakikat örtülü bir konuma geçer.
Gizli-örtülü konuma geçen hakikat, kıyamet dediğimiz farklı kombinasyonlar sonucu birleşen terkiplerin dağılarak saf öz olan manaya dönüşmesiyle görünür olur. Bu durum, kimlik karmaşası yaşayan bilinçler için adeta şu ayetle tezahür eder:
“Gözler, dehşetle kamaştığında.” (75:7)
Hakikate kör olan gözler, terkiplerin öz manaya dönüşerek görünür olmasıyla hakikat ışığının parıltısı karşısında dehşetle kamaşır.
“Kıyamet Günü” (The Last Judgment, 1536–1541, Sistine Şapeli, Vatikan) tablosuna bir bakalım.
Tablonun üst tarafı cennet sembolizmi, alt tarafı ise cehennem sembolizmini içerir. Ellerinde borazan tutan melekler, İsrafil adlı meleğin üflediği Sur’un anlatımıdır.

Cennet boyutu, hakikatin örtüldüğü benlikten kurtulan titreşim boyutudur.
Cehennem boyutu ise bu benliğe bağlı yaşam sürenlerin bulunduğu titreşim boyutudur.
Orta kısımda yer alan göz, üçüncü göz yani pineal gland isimli gözdür. Epifiz bezi, ruhsal bağlantı yapısıdır. Bu yapıdan geçerek cennet boyutuna ulaşamayanlar, cehennem boyutuna hapsolur. Orta kısım bir nevi ilahi merkezdir. Bilincin yaşam sürdüğü boyutta ilahi merkeze yakınlığı ve uzaklığı sonucu cennet veya cehennem yaşanır. İlahi merkeze yakınlaştıkça cennet bilincinde realiteler oluşmaya başlar; uzaklaştıkça ise cehennem dediğimiz alt bilinç halleri kişide açığa çıkar.
Bu durum, kalbin bir tüye karşılık tartılması olayı ile özdeştir.
Tüy ilahi bilgeliktir. Kalp ise, kişinin yaşamı boyunca deneyim ve farkındalıkla biriktirdiği idrak tortularıdır.
Bu tortular bir tüye karşı ağır gelirse kişi tekrar yaşama döner, ta ki tüy kalbe ağır gelene kadar. Burada tüy, eşik noktasıdır. Kişi, kendi boyutunda deneyimleme noktasında yeterli titreşime sahipse, terazinin kalp kefesi ağır gelerek bir üst realiteye doğru yol alır. Yeterli titreşime sahip değilse, tartılma o titreşime ulaşana kadar devam eder..

Bu reenkarnasyon değildir; bulunduğumuz boyutta her an gerçekleşen bir mekanizmadır.“
Tüy hem bilgelik kaynağıdır hem de çok hafif değil mi? İlahi bilgelikten tat almaya başlayan bilinçler için kendi kıyametleri kopmuş; adeta ölmüş ve yeniden dirilmiş olarak yüksek bir farkındalık bilinciyle ölümden sonraki yaşamlarına devam ederler.
Bilinçaltında saklı kalmış düşünce yapıları ve atasal inanışlar, kişide ağır bir yüke sebep olur. Bu yükler, tefekkür dediğimiz derin düşünme boyutunda arındırılırsa, kişi tüy kadar hafif olarak yeni bir yaşamın başlangıcının kendinde açığa çıkmasını seyreder.
Belki de ölümden sonraki yaşamla kastedilen de budur. İlahi bilgeliği sezemeyen ve bu bilgiden tat alamayan zihinler, gündelik zihin ve bilinçaltı zihinle yaşamlarını sürdürürler. Bağlantılı oldukları yapının farkında olmayan ve her geçen gün bu bağlantıyı zayıflatan bilinçler ise ‘ölü’ olarak adlandırılır..
Ne zaman ki bu zihinler, ruh dediğimiz tümel, salt ve bölünmemiş datadan bilgi almayı ve bu akışı diri tutmayı yeniden başlatırlarsa, o zaman ölü konumdan diri konuma geçerler. İşte bu duruma da ‘ölümden sonraki yaşam’ deriz.
Saf, bölünmemiş tümel datadan nasiplenme mekanizmasını etkin hale getiren tuş da kıyamet tuşudur.
Kur’an bağlamında kıyamet olayından söz edilirken göze çarpan bir diğer mekanizma da Sur’a üflenmesidir.
“Sur” kelime anlamı olarak boru, borazan, yüksek ses çıkaran alet, kale duvarı gibi anlamlara gelir. Kale duvarı anlamına gelen sur, iki sınırı birbirinden ayırmak için de kullanılır. Kelime benzerliği boşuna değildir.
İki sınır dediğimiz şey, madde ve ruh; yer ve gök arasındaki sınırdır. Bu boyutu ayıran yapı ise “sur” olarak bilinir.
Sur’a üflenmesi tabiri, Adem’e ruh üflenmesiyle aynıdır. İlahi saf bilgi üflendiğinde sur ortadan kalkar; madde ile ruh boyutu arasındaki çizgi yıkılır ve hakikat görünür hâle gelir.
Üfleme tabiri, kişiye entegre edilmesidir. Saf, bölünmemiş tümel data kişiye entegre edildiğinde, İsis’in peçesi kalkar ve hakikat görünür olur.
Bu evrede boyutlar kalkar, ikilik biter ve tek olan hakikat apaçık ortada olur. O an geldiğinde ise kimse onu reddedemez ve kimse de yardımcısı olamaz.
(“Onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı vardır.” Târık 10)
Sur’a ilk kez üflendiğinde, ölüm ve çözülme denilen olay gerçekleşir.
Benlik ölümü, zaman ve mekânın sonlanması ile mana terkiplerinin yani kombinasyonlarının saf tek olan manaya dönüşme işlemi gerçekleşir.
Ayetlerde geçen dağların un ufak olması tabiri, değişmeyen düşünce kalıplarının tek olan öz karşısında erimesidir.
İkinci üflemede ise bu saf, bölünmemiş hakikat kişide açığa çıkmaya başlar. Bu hakikatin ortaya çıkması da yeniden diriliş olarak adlandırılır.
Böylece ilahi ses, “Kün” emri gibi kişide tecelli eder.
“Bütün gizliliklerin ortaya çıkarıldığı gün.” (86:9) ayeti, bilinçaltında saklı kişiliklerin, düşüncelerin, çekirdek inanışların gün yüzüne çıkarak görünür olmasının anlatımıdır.
Kişi farkında olmasa bile bu saklı yapılar, “gümüş tel” benzetmesiyle ifade edilen ilahi göbek bağının zayıflamasına hatta kopabilmesine neden olacaktır. Bu yapıların gün yüzüne çıkarılarak hakikat ile değiştirilip dönüştürülmesi gerekecektir.
Bu değişim ve dönüşüm eylemini de Sur’a üfleme mekanizması gerçekleştirecektir.
Sur’a üfleyecek olan melek kuvvemiz ise İsrafil olarak bilinir.
Güvende ve konforlu atasal kayıtlarının bulunduğu alana sığınan bilinçler, farkında olmadan hakikat ile aralarına sur çekmiş olacaklardır. Bu sur, kendilerine hakikat zerrelerinin ulaşmasını engelleyerek fıtratı tam olarak kendinde seyir edememelerine neden olur.
Bu seyir halinin devam etmemesi için İsrafil melekemiz, ilahi bilgeliğin sesiyle yani bilgelikle kendi kurduğumuz sur’u yıkarak ilahi yanımızla olan perdeyi ortadan kaldırır.
İsraf kelimesinin anlamına baktığımızda, dengenin bir yöne aşırı bozulmasıdır.
İsrafil isimli melekemiz Sur’a üflediğinde denge ortadan kalkar ve tek bir yöne doğru bozulur.
Bu durum bir bozulma olarak da görülmemelidir; çünkü bozulduğunu sandığımız denge aslında hakikatimizin ta kendisidir.
Bu fıtratın kendinde açığa çıkmadığı bilinçler için de dengenin bozulması olarak yorumlanabilir. Oysa ortada bozulan bir denge yok, asıl olana dönüş vardır.
Bir başka kıyamet alametine baktığımızda, ölülerin kabirlerinden kalkmasından söz edilir.
Ruh, beden dediğimiz kabir içinde, bizim boyutumuzda “ölüm” denilen bir kavramla idame etmektedir. Ruh için ölüm yoktur.

Kabirde yani bedende, maddesel düzlemin getirisinin bir sonucu olarak ruha bağlılığı azalan bilinçler ölü bir yaşam sürerken, sur denen yapının ortadan kalkmasıyla kişi adeta ölü olduğu kabirden dirilerek hakikat bilgisini tadar ve bilginin kendinde açığa çıkmasını seyreder.
Kıyamet olayının bilinen bir diğer alameti de Güneş’in batıdan doğacağı rivayetidir. Bu anlatım, sembolik bir anlam derinliğine sahip olarak kıyamet alametlerinde yerini almıştır. Tasavvufta Güneş hem ilim kaynağı hem de realite yaratıcısı olarak kabul edilir. Geçmişte Güneş’e tapınma yaygındı; her sabah kalkıp Güneş’i selamlarlardı. Bu uygulama günümüzde gerçekleşse bize garip gelebilir, ancak nedenini bilmeden yargılamak doğru olmaz..
Eski zamanlarda Güneş’e atfedilen anlamlar, bildiğimizden çok daha derindir. Güneş, realite ve ilim kaynağı dedik. Peki neden?

Güneş kültüne baktığımızda, görme eyleminin gerçekleşmesi için gereken ışığı aldığımız kaynak olarak anımsayabiliriz. Güneş olmasaydı, realite sandığımız yapılar görünür olamayacaktı. Bir diğer yandan da ilim kaynağımız olmayacaktı. Bu nasıl bir çelişkidir ya hu? Düalite işte, ne yaparsın…
“Oku” emriyle harekete geçen bilinçler; dağı, taşı, kuşları, kısaca tüm evreni yorumlamak ve üzerine derin tefekkürler ederek hakikati anlamayı amaçlar. Kadim ırklar bunun bilgisine sahip olduğundan bir tapınma durumu ortaya çıkmış gibi görünür. Bu tapınma her ne kadar sapkın bir görüş olarak yorumlansa da anlatılmak istenen durum, ilmin kaynağını Güneş olarak görmelerinden dolayıdır.
Bu durumda, aşırıya kaçmanın sonucu olarak unuttuğumuz bir gerçek ortaya çıkıyor: Güneş, evet, realite yaratıcısıdır; fakat yarattığı realitenin kendine ait bir gerçekliği yoktur.
Sanal realitenin farkındalığına ulaşamayan bireyler, kaynağı Güneş olan maddesel düzleme o denli bağlanır ki maddenin ta kendisi olur. Kendi beyninde yaratılan maddenin esiri olarak bir tapınma durumuna girer.
Bu durum bir süre böyle devam eder; kıyamet dediğimiz, hakikatin aşikâr olduğu hâl kişide açığa çıkmaya başlayana kadar…
Kişide bu hâl açığa çıktığında, kendi bağlı olduğu yapılar ve inançlar (Güneş’in doğudan doğması) yıkılarak eşyanın hakikati ile karşı karşıya kalır (Güneş’in batıdan doğması).
Güneş batıdan doğduğunda inançlar realiteler un ufak olur ve ikinci üfleyişle birlikte asıl hakikat görünür olur.
Güneş her gün doğudan doğar, değil mi? Bu, alışılmış gerçekliktir. Batıdan doğduğu durumda ise alışılmış gerçeklikler, artık asıl gerçeklikle yüzleşir.
Bu anlatılanlara baktığımızda ve bunun idrakine vardığımızda, bağlı olduğumuz atasal kayıtlar yavaş yavaş yıkılarak yeni, ilahi bilgelikle temellenmiş yapılar ortaya çıkar.
Bu yeni yapılar gelecek nesillerimize de aktarılır ve diri tutulur. Gelecek nesillerimize bırakabileceğimiz en büyük miras arındırılmış ve bilgelik ile temellenmiş aktarımlardır.
Kıyametimizin kopması dileğiyle…
Yararlanılan kaynaklar



Kıyamet, korkulacak bir yıkım değil; benliğin tüm örtülerinden arınarak hakikatin açığa çıktığı derin bir uyanıştır. Her üfleyiş, geçmişin yüklerini eritip ruhu hafifletir, ilahi bilgelikle yeniden doğuşu müjdeler. Gözler kamaşsa da, kalp gerçeği seyreder; zihin şaşsa da, ruh hakikati tanır. İçsel kıyamet, asıl benliğimizle buluştuğumuz anın adıdır ve gelecek nesillere bırakabileceğimiz en değerli miras, bu arınmış farkındalıktır
çok derin bir tefekkür…